Son Arananlar

purview11:53:27
i. meal, mefhum, mana; sadet, konu; huk. bir kanunun hüküm kısmı;saha.
beauty11:52:04
(i). güzellik; güzel bir kimse, güzel kadın. beauty shop, beauty parlor güzellik enstitüsü, kuaför salonu. beauty sleep güzellik uykusu. beauty spot yüzdeki ben; güzel manzaralı yer.
point11:52:02
i. sivri uç,burun denize uzanan burun;nokta;sivri uçlu şey;noktalama işareti;fonetik alfabediki işaret;gaye,maksat,hedef,bir sözün altında yatan maksat;belirli yer özel bir durum;buhranlı an;birşeyin tam zamanı;kaneviçe;derece (ısı);bazı oyunlarda sayı,puvan;den. pusula taksimatından biri,kerte;mat.tam sayı ile kesri ayırmak için aralarınakonan nokta;matb. punto;borsalarda esas tutulan birim,puvan;ferma (köpek).point of honor şeref meselisi. point of intersection geom.kesişme noktası.point of no return dönüşü olmayan nokta.point of order içtüzüğe uygunluk konusu.point of wiev görüş noktası.at the point tam o zaman.at the point of death ölüm halinde.beside point konu dışında.boiling point katnama noktası.carry one"s point gayesine ulaşmak,istediğimi elde etmek.come to the point saadede gelmek.critical point nazik nokta,buhranlı nokta,tehlikeli hal veya devre.freezing point donma derecesi, donma noktası. his strong point onun kuvvetli tarafı. in point isabetli,yerinde. in point of bakımından. in point of fact hakikaten. make a point of bilhassa itina etmek, özenmek. melting point erime noktası.on the point of going gitmek üzere. Possession is nine points of the law. huk.Zilyetlik mülkiyet hakkının en büyük delilidir. stretch a point müsamaha etmek , göz yummak. to the point yerinde, isabetli.
yes11:45:53
z., i. (çoğ. -es, -ses) evet, hay hay; hatta, bile; i. olumlu cevap. yes man k.dili. kavuk sallayan kimse, evet efendimci.
damn11:45:53
(f)., (i). lanet etmek, takbih etmek; sövmek, Iânet okumak, beddua etmek; (i). Iânet. Damn!, Damn itl, Damn himl Allah belâsını versin. I damning evidence mahkum edici delil. damn with faint praise istemeyerek ve zorla birisini methetmek. damyankee (i)., (aşağ)., (A.B.D). Güney eyaletlerinde Kuzey eyaletlerinden bir kimse. He doesn"t give a damn. Ona vız gelir. Aldırmaz. iplemez. I"ll be damnedl Hay kör şeytanl Olur şey değill damnable (s). melun, Iânetli.
GEL11:45:37
i., f., kim. koloit f. koloit haline gelmek, jelatin gibi olmak; bak. jell.
fıniş11:41:19
(i). son, hitam, nihayet.
sugar11:40:20
i., f. şeker; tatlı söz, kompliman; (argo) şekerim; f. şeker katmak; tatlı sözlerle yumuşatmak veya hafifletmek; A.B.D. akça ağaçtan şeker çıkarmak; şekerlenmek. sugar beet şeker pancarı bot. Beta saccharifera. sugar bowl şekerlik, şeker kâsesi. sugar candy akide şekeri. sugar cane şekerkamışı, bot. Saccharum officinarum. sugar daddy A.B.D., (argo) arkadaşlık ettiği genç kıza hediyeler yağdıran yaşlı ve zengin adam. sugar diabetes tıb. diyabet, şeker hastalığı. sugar loaf kelle şekeri; konik tepe. sugarmaple, sugar tree özünden şeker çıkarılan isfendan akçaağaç, bot. Acer saccharum. sugaring off isfendan özünü kaynatarak bir cins pekmez yapma; bu işin yapılması için tertiplenen ziyafet. burnt sugar yakılmış şeker. castor sugar ing. tozşeker. lump sugar kesme şeker.
spiritual11:40:20
s., i. ruhsal, ruhanı, manevi, tinsel, bâtıni; Allah tarafından ilham edilmiş; kutsi, ruhani, kiliseye veya kutsal şeylere ait; i. Amerika zencilerine özgü ilâhi. spiritually z. manen, ruhani olarak. spiritualness i. manevilik, ruhanilik.
casual11:40:20
(s).,(i). tesadüfen olan; kasıtlı olmayan, rasgele; dikkatsiz, ihmalci; ilgisiz;(i). ihtiyaç oldukça gündelikle tutulan işçi; bir görevden başka bir göreve gitmek üzere yolda olan asker; yerine henüz yerleşmemiş hayvan veya bitki. casual clothes günlük elbiseler. casually (z). dikkat etmeden. casualness (i). ilgisizlik; kaygısızlık.
orange11:40:14
i., s. portakal, bot. Citrus sinensis; portakal rengi; portakal cinsinden meyva; s. portakala ait; portakal rengindeki. orange blossom portakal çiçeği. bitter orange, Seville orange turunç, bot. Citrus aurantium.
nut11:39:21
(i.), (f.) (ted, ting) fındık ve ceviz gibi sert kabuklu yemiş; (mak.) vida somunu; ABD, argo çatlak kimse; argo kafa, baş; (f.) ceviz veya fındık toplamak. nutbrown (s.) fındık veya kestane renginde. nut coal ceviz iriliğinde madenkömürü. nut grove fındıklık. Nutsl ünlem, argo İllallah ! be nuts on argo çok sevmek, delicesine sevmek. hard nut to crack müşkül mesele, çatallı iş, çetin iş; idaresi güç kimse. off one"s nut kaçık, deli. pistachio nut şamfıstığı.,
punctual11:35:43
s. her şeyi dakikası dakikasına yapan, tam vaktinde olan; bir noktadan ibaret. punctually z. tam vaktinde, dakikası dakikasına. punctual"ity, punc- tualness i. dakiklik, bir işi tam vaktinde yapma hususundaki titizlik.
capital11:29:09
(i)., (s). başşehir, başkent; büyük harf, majüskül; mal. sermaye, anamal, kapital; sütun başı; (s). sermayeye ait; belli başlı, baş, ana, önemli; mükemmel, kusursuz. make capital of kendi çıkarına kullanmak, istismar etmek. capital account sermaye hesabı. capital assets sabit sermaye. capital crime cezası ölüm olan suç. capital dividend sermaye karı. capital expenditure sabit sermayeye yapılan ilaveler. capital levy sermaye vergisi. capital punishment ölüm cezası. capital stock esas sermaye hisse senedi. working capital döner sermaye.
obit11:25:33
(k.dili), (bak.) obituary.
meteor11:20:08
i. akanyıldız, meteortaşı şahap, ağan, ağma, göktaşı. meteorite i. yere düşen meteortaşı. meteor shower meteortaşı yağmuru.
cock11:13:13
(i)., (f)., (s). horoz; horoz ötüşü; herhangi bir erkek kuş; önder, slang horoz; rüzgârgülü; valf, anahtar, musluk; tüfek horozu, tabanca horozu; ateşe hazır oluş; yukarı doğru kıvrılma (şapka kenarı); kaba penis, kamış; (f). tüfek horozunu ateşe hazır duruma getirmek; umursamazllkla yana çevirmek (baş); hazır etmek; havaya dikmek; kurmak (fotoğraf makinasl ); (s). erkek cock-and- bull story uydurma laf, kurt masalı. cock of the walk önder, lider; gururlu ve umursamaz kimse. go off at half cock hazırlıksız iş görmek half cock alt tetik. speckled cock çil horoz cock one"s hat şapkayı yan giymek. cocked hat yanlan kalkık bir çeşit üniforma şapkası. knock into a cocked hat tanınmaz hale getirmek pestile çevirmek; suya düşürmek.
eta11:12:43
(i.) Yunan alfabesinin yedinci harfi, ita.
care11:12:33
(i). endişe; merak; gaile; dikkat, ihtimam; tedbir, koruma, ilgi; eski üzüntü, sıkıntı. in care of eliyle. take care dikkatli olmak. take care of bakmak; muhafaza etmek.
father11:05:06
(i). baba, peder; ata, cet, soy, icat eden kimse, bani, pir; (b.h). Cenabı Hak, Allah; (kil)., (b.h). papaz; (çoğ). büyükler, ihtiyarlar. father confessor günah çıkaran papaz. fatherinlaw (i). kayınpeder. father of lies şeytan. Holy Father Papa. the Church Fathers Hıristiyanlığın ilk asırlarındaki dinî metinleri kaleme alan yazarlar. fatherhood (i). babalık sıfatı, babalık. fatherless (s). babasız, yetim. fatherliness (i). babacan tavırlar. fatherly (s)., (z). baba gibi, babacan.
SEND10:50:01
f., i. dalga kuvvetiyle hareket etmek; i. dalga kuvveti, dalga itilimi.
brown10:42:45
i., s., f. kahve rengi; s. kahverengi, kahve renkli, esmer derili; güneşten yanmış; Malezya ırkına mensup; f. karartmak, kararmak; esmerletmek, esmerleşmek; kızartmak. brown bread siyah ekmek. brown paper kahverengi veya diğer koyu renk bir ambalaj kâğıdı. brown study derin ve ciddi düşünceler, sıkıntı sonucu olan dalgınlık. brown sugar rafine edilmemiş veya kısmen rafine edilmiş şeker, esmer şeker. do it up brown k.dili etraflıca yapmak, başarmak. be browned off ing., k.dili bıkmak, usanmak.
trip10:38:50
i. kısa seyahat veya yolculuk; tur; sürçme, çelme, ayak takılması; seğirtme; mak. kastanyola, durdurucu tertibat; hata, yanlış; (argo) uyuşturucu madde kullanma ve bunun tesiri. trip hammer otomatik demir çekici. round trip gidiş dönüş. take a trip seyahat etmek; (argo) uyuşturucu madde kullanmak.
t10:24:22
(kıs.) tablespoon territory, Testament, Tuesday, Turkish.
rain10:20:49
i, f yağmur; çog tropikal üIkelerde yağmur mevsimi; f. yağmak, yağmur yağmak; yağmur gibi boşanmak; yağmur gibi yağdırmak. rain area, rain belt yağmur bölgesi. rain barrel yağmur fıçısı. rain check ertelenmiş maç için seyirciye verilen yeni bilet; argo davete gidemeyen misafiri başka gün için davet etme. rain forest cengel. rain gauge yağmur ölçeği. rain cats and dogs pek şiddetli yağmak.
word10:18:03
i., f. söz; sözcük, kelime; lafız; lakırdı, laf; vaad, söz; haber, malumat; parola; emir, işaret, kumanda; gen. çoğ. konuşma; çoğ. ağız kavgası, münakaşa; kelam; f. sözle ifade etmek, söylemek, ifade etmek. word blindness okuma yitimi, aleksi. word for word kelimesi kelimesine. word game kelime oyunu. word of honor namus sözü. word order sözdizimi. word painter belagatli yazar. word picture iyi açıklanmış tanım. word play kelime oyunu, cinas. word square soldan sağa ve yukarıdan aşağıya aynı kelimeler okunabilen kare. Words fail me. Sözle tarif edemem. Söyleyecek söz bulamıyorum. words of one syllable basit sözler; açık sözler. a good word övgü, tavsiye, medih; iyi haber. a household word günlük kelime. be as good as one"s word sözünü tutmamak. by word of mouth ağızdan, sözlü olarak, şifahen. eat one"s words sözünü geri almak, tükürdüğünü yalamak. fair words tatlı sözler. have a word with ile konuşmak, ile görüşmek. have the last word sözü geçmek; son sözü kendisi söylemek. high words öfkeli sözler. in a word bir kelime ile, uzun lafın kısası. in so many words açıkça, kesin olarak. keep one"s wored sözünü tutmak. man of his word sözünün eri. My word! Eyvah! mince words kaçamaklı konuşmak, dolambaçlı konuşmak. of few words suskun. take him at his word sözüne inanmak. take the words out of one"s mouth karşısındakinin ağzından sözü kapmak, leb demeden leblebiyi anlamak. the Word Kitabı Mukaddes. upon my word vallahi, billahi. vain words boş laf. wordles s. kelimesiz; sessiz.
are10:18:03
(f). -sin, -iz, -siniz, -dirler. are (bak). ar.
ball10:12:19
(i)., (f). top, küre; bilye; yumak; top oyunu; (beysbol) istenilen şekilde ve yönde atılmayan top; ask. gülle; (f). yumak haline koymak; yumak haline gelmek, top top olmak. be on the ball A.B.D., argo uyanık olmak, açıkgöz olmak. play ball top oynamak; A.B.D., (k.dili). beraber çalışmak. ball up argo şaşırtmak, (işi) bozmak. ball-and- socket joint kalça eklemi tipindeki eklem. ball bearing bilye; bilyeli yatak. ball cock yüzen top ile işleyen kapama valfı. ball of the foot ayak parmaklarının kökü. ball peen hammer bir ucu yarım küre biçiminde olan çekiç. ball valve toplu valf. ball and chain ayak kösteği, pranga. ballpoint (i)., ballpoint pen tükenmez, tükenmez kalem. balls (i).., argo husyeler.
news10:07:42
i. haber, havadis. news media haber yayınlama araçları. news vender İng. gazeteci. break the news ilk haber vermek. newsy s., k.dili haberlerle dolu.
girl09:53:39
i. kız; hizmetçi kız; sevgili. girl friend yakın kız arkadaş; bayan dost. girl scout A.B.D kız izci. girlhood i. kızlık çagı.
corkscrew09:52:53
(i). şişe açacağı, tirbuşon.
bitch09:47:22
i., f. dişi köpek veya kurt; kancık; (argo) Şirret kadın; kötü kadın; f., (argo) şikâyet etmek; acemice iş yapmak. bitchy s. orospu tabiatlı, şirret
dick09:47:21
(i)., (A.B.D)., argo polis hafiyesi, detektif.
mail09:47:19
i., f. halka veya zincirden yapılmış zırh; f. böyle zırh giydirmek. mailed fist saldırı tehdidi, baskı
monocle09:47:17
i. tek gözlük, monokl.
school09:47:15
i., f. okul, mektep: öğrenim devresi; güz. san. bir ustadın öncüsü olduğu tarz veya üslup, ekol; herhangi bir şeyin öğrenildiği yer; okul binası; f. okula göndermek; ders vermek, öğretmek, okutmak; terbiye etmek, alıştırmak. school age okul çağı. school board okul yönetim kurulu . school ship okul gemisi. school year ders yılı. boarding school yatılı okul, leyli mektep. business school ticaret okulu. day school gündüzlü okul, nehari mektep. free school parasız okul, meccani mektep. graduate school üniversite diploması almdıktan sonra devam edilen fakülte. grammar school ilkokul; ing. ortaokul, lise. high school lise. keep a school bir okulu yönetmek .night school akşam okulu; gece bölümü. old school eski terbiye. parochial school bir kilisenin özel okulu. pryvate school özel okul. public school ing. özel okul; A.B.D. parasız resmi okul. reform school islahevi. trade school meslek okulu. vacation school yaz okulu. School keeps today Bügün okul var.
solve09:40:25
f. halletmek, çözmek, cevabını bulmak; huk. tesviye etmek. solvability i. çözülebilirlik. solvable s. hallolunur, çözülür; erir.
low09:30:22
s., z. alçak, yüksek olmayan; alçaktaki, aşağıdaki; ekvatora yakın; ufka yakın; alçak gönüllü, mütevazı; hakir; az; ucuz, adi; yavaş; müz. pes; kuvvetsiz, zayıf, baygın; sıkıntılı; alçak, rezil; geri, medeniyetsiz; kısa, bodur, boysuz; karamsar; üzgün; z. alçak mevkide veya mevkie; ucuz fiyatla; pes olarak; mütevazı tarzda. low camp bayağı. low comedy fars. Low Countries Hollanda, Belçika ve Lüksemburg. low frequency alçak frekans. low gear birinci vites. low life yoksulluk. Low Mass Katolik kilisesinde müziksiz ve basit ayin. low pressure alçak basınç. low profile dikkati çekme - me siyaseti. low relief hafif kabartma. low tide cezir, inik deniz. high and low havas ve avam, herkes. lay low yatırmak, yatağa düşürmek; yıkmak, mahvetmek. lie low saklanmak; niyetlerini gizlemek, susup beklemek. run low bitmek üzere olmak. search high and low her yerde aramak.
TABLE09:27:19
i., f. masa; sofra, sofraya konan yemek; sofraya oturanların hepsi; düz tepe; özet, hulâsa; tablo, cetvel, çizelge; tablet, yazılı taş; f. masaya koymak; tehir etmek; nad listeye geçirmek; ing (tasarıyı) müzakereye sunmak. table linen sofra örtüsü ile peçete takımı. table talk sofra sohbeti. table tennis masa tenisi, pingpong. table wine yemekte içilen şarap. table of contents içindekiler (kitapta). table of errors yanlış doğru cetveli .at table sofrada. clear the table sofrayı toplamak. lay (veya) set the table sofrayı kurmak. lay on the table masaya koymak; (tasarıyı) tehir etmek. turn the tables on one durumu aleyhine çevirmek. under the table gizli; küfelik.
centrifugal09:26:54
(s). merkezkaç, santrifuj; merkezkaç kuvvetle idare edilen. centrifugal casting savurma döküm. centrifugal filter santrifuj filtre.centrifugal force merkezkaç kuvveti. centrifugally (z). merkezden uzaklaşarak.
village09:19:22
i. köy; köy halkı villager i. köylü.
plat09:19:20
i., f. (-ted, -ting) eski küçük toprak parçası arsa; plan, çap; f., (eski) şehir planı çizmek .
boring09:19:19
i., s. sondaj, delme; delik; çoğ. delik açılırken cıkan moloz; s. can sıkıcı.
nigh09:14:41
z., (edat), s. yakın; hemen hemen, az daha; (edat) yakın; s. yakın; elde hazır.
another09:00:08
(s).,(zam.) başka, ayrı, diğer, sair, öbür; zam. bir daha, başka, aynı. one after another birbiri arkasından , sıra ile. one another birbirini, yekdiğerini.You"re anotherl Sen del
pussy08:55:56
s. cerahat dolu.
fanfare08:50:37
(i)., (müz). nefesli çalgıların hep birden çaldıkları coşkun parça; fanfar.
libel08:45:37
i. f. (-ed, -ing veya -led, -ling) huk. şeref kırıcı neşriyat, kötüleyici yerme; yazılı iftira; huk. arzuhal, istida; f. iftira etmek; huk. arzuhal vererek davaya başlamak. libel(l)ous s. if tira kabilinden. libel(l)ously z. iftira ederek.
victory08:45:37
i. zafer, yengi, utku, muzafferiyet, galebe; başarı.
TRAIN08:45:36
i., f. tren, katar; saf; refakatçiler, maiyet; yerde sürünen uzun etek; silsile, takım, sıra, düzenli durum; sıra halinde barut; hayvanı tuzağa çekmek için sıralanmış yem; f. alıştırmak, öğretmek, talim ettirmek; ehlileştirmek; dalları kazık veya duvara bağlayıp istenilen biçime getirmek (ağaç veya fidan); nişan almak (top); talim etmek; idare etmek; pehriz ile yarışa hazırlanmak; talim görmek. train dispatcher tren hareket memuru. train down zayıflama rejimi yap mak. train oil balinadan alınan yağ. train shed vagonların muhafaza edildiği depo. train up yetiştirmek, terbiye etmek. trained eye alışkın göz. trained nurse diplomalı hastabakıcı, hemşire. half trained yarı eğitilmiş. over trained luzumundan fazla ve zararlı olacak derecede eğitilmiş. train"able s. talim olunabilir, eğitilebilir, alıştırılabilir, terbiyesi mümkün.
russia08:45:36
i. Rusya.
do08:45:36
(i)., (müz). bir gamın birinci ve son notası.
need08:44:40
i., f. ihtiyaç, lüzum, gereklik; eksiklik; yolsuzluk, fakirlik zaruret; f. muhtaç olmak, gereksemek istemek; lâzım olmak . if need be icabında, gerekirse.
habiliment08:29:47
(i.), (gen.) , (çoğ.) elbise, kıyafet, kılık.
pencıl08:28:04
i., f. (-led, -ling) kurşun kalem; küçük resim fırçası; renkli kalem; taş kalem; makyaj kalemi; fiz. ışın demeti; edeb. kalem; f. kurşunkalem ile yazmak veya çizmek; renkli kurşun kalem ile boyamak. pencil sharpener kalemtıraş. indelible pencil sabit kalem.
beat08:23:00
(i). vuruş, darbe; darbeden ileri gelen ses; (müz). tempo; ses; polis devriyesi; ilginç bir haberin rakip gazeteden evvel neşri; (fiz). birbirine yakın iki sesin meydana getirdigi ritmik çatlşma sesi. beaten (s). dövülmüş; mağlup, yenilmiş; çok kullanılmış beater (i). ,cırpma makinası.
pal08:21:02
i., f. (-led, -ling) k.dili arkadaş dost; f. arkadaş olmak.
ten08:18:09
s., i. on; i. on rakamı veya sayısı, 10, X; onlu veya onluk bir şey. Ten Commandments Hazreti Musa"ya Allah tarafından verilen on emir. count in tens onar onar saymak. I"ll lay you ten to one on that Bu işte bire karşı on ile bahse girerim. take ten kısa müddet içinde dinlenmek.
dust08:12:18
(i). toz; toz halinde herhangi bir madde; çiçek tozu; toz bulutu; toprak; çöp, değersiz şey, hiç; küçültücü durum; karışıklık. dust bowl kuraklık yüzünden toz fırtınalarına maruz kalan bölge.dust cover eşyaları tozdan korumak için yapılan kılıf. dust devil bazen kurak bölgelerde görülen küçük toz fırtınası. dust jacket kitabın cildini koruyan ikinci bir kap kitap kabı. dust storm kum fırtınası, toz fırtınası. bite the dust ölmek, özellikle savaşta ölmek; yenilgiye uğramak, başaramamak. Iick the dust ölmek; küçük düşmek. shake the dust from one"s feet terk edip gitmek, kararlı olarak ayrılmak. throw dust in one"s eyes aldatmak, yanıltmak.
receive08:03:22
(f.) almak; kabul etmek; haber almak; anlamak, kavramak; taşımak, kaldırmak; uğramak, maruz kalmak. receiving line teşrifatçılar.
shack07:57:07
(i.), ABD, (k.dili) derme çatma kulübe. shack up argo gecelemek; bir yaşamak.
yoğurt07:53:34
i. yoğurt.
crosswordpuzzle07:43:58
çapraz bilmece.
alive07:42:10
(s). sağ, canlı, hayatta, diri; şevkli, sevinçli, faal; heyecanlı; hassas, haberdar, uyanık, farkında. alive with bees arı dolu. Man alive I argo Hey mübarek I
robust07:41:30
s. sağlam, gürbüz, güçlü, kuvvetli, dinç; kaba. robustly z. kuvvetle. robustness i. kuvvet, zindelik.
leaf07:38:49
(i.) (çoğ. leaves) (f.) yaprak, varak; tütün veya çay yaprağı; ince madeni varak; açılıp kapanan masanın eğreti tahtası; (f.) yaprak vermek, yapraklanmak. leaf blight yapraklara arız olan hastalık. leaf bud yaprak tomurcuğu. leaf mold yaprak gübresi, yaprak çürüğü. leaf spring (oto.) yaprak yay. leaf stalk yaprak sapı. in leaf yapraklanmış. take a leaf out of a person"s book birini taklit etmek. turn over a new leaf hayatını daha iyi bir yola koymak, yeniden başlamak. leaf through kitaba göz gezdirmek. leafiness (i.) çok yapraklı olma. leafy (s.) yaprağı çok, yapraklı.
blowout07:28:11
i. patlama (lastik); (argo) eğlenti.
a07:18:09
(i). ingiliz alfabesinin ilk harfi; birinci kalite veya derece; (müz). la notası, la perdesi; A.B.D. en yüksek not.
milch07:18:07
s. süt veren, sağmal. milch cow sağmal inek.
waves07:18:05
i. A.B.D. donanmasında kadın görevliler.
still07:13:37
s., i., z., f., (bağlaç) sessiz, sakin; hareketsiz, durgun; asude; köpürmez; ölü; i. şiir. sükut, sessizlik, sükun; fotoğraf; z. hala, daha, yine: bununla beraber, mamafih; daima; f. durdurmak, susturmak, teskin etmek, yatıştırmak; sükun bulmak, yatışmak; (bağlaç) mamafih, buna rağmen. still life güz.san. natürmort. still"ness i. sessizlik, sükunet.
hey07:01:09
ünlem Haydi ! A ! (teşvik, sevinç veya hayret ünlemi).
purview06:57:40
i. meal, mefhum, mana; sadet, konu; huk. bir kanunun hüküm kısmı;saha.
casual06:55:24
(s).,(i). tesadüfen olan; kasıtlı olmayan, rasgele; dikkatsiz, ihmalci; ilgisiz;(i). ihtiyaç oldukça gündelikle tutulan işçi; bir görevden başka bir göreve gitmek üzere yolda olan asker; yerine henüz yerleşmemiş hayvan veya bitki. casual clothes günlük elbiseler. casually (z). dikkat etmeden. casualness (i). ilgisizlik; kaygısızlık.
adam06:52:06
(i). Adem; bir erkek adı. Adam"s apple (bak). apple. not to know one from Adam tanıyamamak the old Adam insanların günah işlemeye olan tabii eğilimi.
pal05:47:30
i., f. (-led, -ling) k.dili arkadaş dost; f. arkadaş olmak.
g05:45:37
,g i ingiliz alfabesinin yedinci harfi; miiz sol notasl; argo bin dolar; yerçekimi birimi G clef sol anahtam G flat sol bemol G minor sol minor G sharp müz sol diyez Gstring i kemanda sol teli, kemamn en pes teli; kdili dansözlerin kullandlgı ve belin etrafına dolanmış bir kemerle tutu lan küçük örtü, key of G sol perdesi G kls George, German gravity, g kls genitive gram gulf Ga kls Georgia GA, G /A, ga kls general average
libya05:20:32
i. Libya.
brunette05:06:25
i. s. esmer kız veya kadın; s. esmer.
room05:01:55
i., f. oda; yer meydan; f. oturmak. room"mate i., A.B.D. oda arkadaşı. make room for birisi için yer açmak. There is no room for doubt. Şüpheye mahal yok. take up a lot of room çok yer tutmak. room"er i. pansiyoner. room"ful i. oda dolusu.
tweezers04:55:01
i., çoğ. cımbız; cerrah aletleri takımı.
nee04:43:30
s. evlenmeden evvelki soyadıyle.
minestrone04:24:24
i. et ve sebze karışık koyu bir italyan çorbası.
victory04:24:22
i. zafer, yengi, utku, muzafferiyet, galebe; başarı.
earl04:01:31
(i). kont earl"dom (i). kontluk, bir kontun unvanı ve sahip olduğu topraklar.
punctual03:33:39
s. her şeyi dakikası dakikasına yapan, tam vaktinde olan; bir noktadan ibaret. punctually z. tam vaktinde, dakikası dakikasına. punctual"ity, punc- tualness i. dakiklik, bir işi tam vaktinde yapma hususundaki titizlik.
Iraq03:27:47
(i.) Irak. Iraqi (s.), (i.) Irak"a ait; Iraklı; Irak Arapçası.
milk03:24:10
i. süt. milk fever tıb. loğusa kadınlarda sütün gelişi ile meydana gelen hafif ateş. milk leg filibit. milk of human kindness insanın tabii şefkati. milk of magnesia İngiliz tuzu karışımı, bir çeşit müshil. milk run (argo) tehlikesiz uçuş (bomba uçakları), mutat uçuş. milk shake dondurma ve şurupla kanştırılıp çalkalanmış süt. milk snake kemirgenlerle beslenen zehirsiz bir yılan, zool. Lampropeltis doliata. milksugar laktoz. milk teeth süt dişleri. milk vein anat. süt damarı.
compressor02:53:07
(i). kompresör, sıkıştırıcı.
SWATCH02:50:12
i. örnek kumaş parçası.
teeth02:44:07
bak. tooth.
solve02:44:04
f. halletmek, çözmek, cevabını bulmak; huk. tesviye etmek. solvability i. çözülebilirlik. solvable s. hallolunur, çözülür; erir.
wedding02:15:29
i. nikâh, evlenme merasimi, düğün; evlilik yıldönümü. wedding cake düğün pastası. wedding ring nikah yüzüğü. golden wedding evliliğin ellinci yıldönümü. silver wedding evliliğin yirmi beşinci yıldonumü.
wrench02:15:25
i., f. vida somunu anahtarı; İngiliz anahtarı; burkutma, burkutuş, burkulma, bükülme, burma, bükme; ayrılış acısı; f. zorla çevirip burmak; burkutarak koparmak; burkutmak; kasten ters anlam vermek. He wrenched his ankle. Ayağını burktu.
fork01:54:26
(i)., (f). çatal; (bahç). bel; yol veya nehrin çatallaşan yer veya kolu; (f). çatallaşmak; ayrılmak; yerden bitmek (mısır); çatal şekli vermek, çatallaştırmak; ayrılmak; çatalla kaldırmak; savurmak; (bahç). bellemek. fork lift (mak). çatallı kaldırıcı. fork out, fork over, fork up argo teslim etmek, tediye etmek, (para) vermek, ödemek. forktailed (s). çatal kuyruklu. tuning fork diyapazon.
engagement01:38:42
i. meşguliyet; nişanlanma; randevu; rehin; söz; vaat, taahhüt; çarpışma, dövüşme; belirli bir süre için ücretli iş; mülâkat; çoğ. borçlar. engagement ring nişan yüzüğü, alyans.
riot01:34:26
i., f. gürültü, patırtı, velvele, şamata, hengâme; kargaşalık; baş kaldlrma,isyan, ayaklanma; cümbüş, eğlenti; f. gürültü etmek; ayaklanmak, isyan etmek. Riot Act eskiden İngiltere"de on iki veya daha fazla kimse isyan çıkarmak maksadıyle toplanıp da dağılma emrine uymayınca onları suçlu tutan kanun; k.h. şiddetli azar. read the riot act azarlamak. riot gun nöbetçilikte veya ayaklananlara karşı kullanllan kısa namlulu tüfek. riot squad toplum polisi ekibi. run riot fig. gemi azıya almak; dal budak salıp her yeri sarmak (bitki).
see01:18:03
i. piskoposluk. Holy See Papalık.
workman01:05:06
i., (çoğ.-men) işçi. workmanlike s. ustaya yakışır; usta elinden çıkmış. workmanship i. zanaat; usta işi; ustalık. workmen"s compensation işçi tazminatı; işçi sigortası.
father01:05:03
(i). baba, peder; ata, cet, soy, icat eden kimse, bani, pir; (b.h). Cenabı Hak, Allah; (kil)., (b.h). papaz; (çoğ). büyükler, ihtiyarlar. father confessor günah çıkaran papaz. fatherinlaw (i). kayınpeder. father of lies şeytan. Holy Father Papa. the Church Fathers Hıristiyanlığın ilk asırlarındaki dinî metinleri kaleme alan yazarlar. fatherhood (i). babalık sıfatı, babalık. fatherless (s). babasız, yetim. fatherliness (i). babacan tavırlar. fatherly (s)., (z). baba gibi, babacan.
car01:05:01
(i). otomobil, araba; vagon; (balon veya asansörde) yolcu taşımaya mahsus kısım; içinde canlı deniz hayvanları muhafaza edilen delikli kutu veya sandık. car barn taşıt deposu.
curly00:14:22
(s). kıvırcık, kıvrımlı.
one00:10:47
s.,i., zam. bir; tek; aynı; i. bir tane; biri, birisi; adam, kimse, kişi; bir rakamı; zam. birisi, biri; herhangi biri. one and all hepsi, her biri. one another birbirlerini. one and sixpence eski, İng. bir şilin altı peni. one by one birer birer. one man one vote herkese tek oy hakkı. one-man show bir ki- şinin oynadığı veya önemli olduğu sahne oyunu veya sirk. one-night stand tiyatro bir şehirde bir temsil için kalma. at one beraber, birleşmiş, uyuşmuş. They were made one. Evlendiler; birleştiler. oneness i. birlik bir olma.
book00:06:47
f. deftere geçirmek, kaydetmek; yer ayırtmak, rezervasyon yapmak; tutmak, angaje etmek ; ismini kaydetmek, karakolda suçlu olarak kaydetmek.
belt23:38:35
f. kemer bağlamak; kuşatmak; etrafını çevirmek; kayışla dövmek. belted s. kuşaklı, çemberlenmiş. belting i. kayış; kayış tertibatı.
visit23:08:21
f., i. ziyaret etmek, yoklamak, gömrüşmeye gitmek; resmi ziyarette bulunmak; hastayı muayene için gitmek (doktor); özel bir maksatla gelmek; musallat olmak, çektirmek; i. ziyaret, görüşmeye gitme; doktorun hastaya gitmesi, vizite; k.dili. sohbet; teftiş turnesi. visit with ahbapça konuşmak. right of visit gemiyi muayene veya yoklama hakkı. visitable s. muayeneye ve yoklamaya tabi; ziyaret edilebilir.
ce22:58:04
(kıs). Chemical Engineer, Church of England, Civil Engineer.
SCOT22:57:56
i. eski ingiltere kanununda vergi veya para cezası scot and lot eski belediye vergisi. pay scot and lot tamamen ödemek.
PUP22:45:01
i., f. (-ped, -ping) köpek yavrusu; ayıbalığı yavrusu; köpekbalığı yavrusu; f . yavrulamak (köpek) pup tent iki kişilik ufak çadır.
ago22:38:53
(z). evvel, önce.
dog22:10:25
(i). köpek, it; kurt, tilki ve çakal gibi hayvan; bu hayvanların erkeği; k.dili herif, adam; (argo). değersiz ve kötü olan herhangi bir şey; kütükleri tutmak veya kaldırmak için kullanılan demir alet; (argo). çirkin ve sıkıcı kadın; mandal; den palamar gözü; ocagm demir ayağı dogs (i)., (argo). ayaklar. dog collar köpek tasması; dik ve yüksek yaka. dog days yazın en rutubetli ve sıcak sayılı günleri, eyyamı bahur. dog in the manger kendisine yaramayan şeylerin başkaları tarafından alınmasına engel olan bencil kimse. dog Latin uydurma ve hatalı Latince. dog license köpeğin tasma numarası veya kayıt vesikası. dog rose köpek gülü, yabani gül, (bot). Rosa canina dog"s life k.dili tasalı hayat. Dog Star Büyük Köpek burcunda en parlak yıldız, Sirius. dog tag köpeğe takılan madeni kimlik; (A.B.D.)., k.dili askerlerin boyunlarına taktıkları madeni kimlik belgesi. dog tired, dog weary çok yorgun, bitkin. dogs of war harbin kan dökücü ve yıkıcı tarafları. a dead dog köpek leşi; değersiz kimse veya şey. creeping dog"s tooth grass büyük ayrık otu, domuz ayrığı, (bot). Cynodon dactylon die like a dog gebermek, sefil bir şekilde ölmek (dog). eatdog (s). çıkar gözeten. Every dog has his day bak. day go to the dogs mahvol mak, bozulmak, kötü yola düşmek. hot dog sosis Iet sleeping dogs lie işi kurcalamamak, işi oluruna bırakmak. put on the dog (A.B.D.)., k.dili çalım satmak, poz takınmak. rain cats and dogs sel gibi yağmur yağ mak, gökler boşanmak. sea dog fok; gemici throw to the dogs itin önüne atmak, ziyan etmek, israf etmek.
RINGER21:37:57
i. halka oyununda kazığa geçen halka; bir şeyin etrafını halka gibi saran şey.
as21:26:22
(z). gibi, veçhile, suretle; iken as... so oldugu gibi, dahi, o veçhile. as well as gibi. as you were going siz giderken. so as gibi, suretle, veçhile; için; ki as...as kadar. so as to see görecek surette, görmek için. This is as good as that.Bu da diğeri kadar iyidir. He bought the farm as well as the house.Hem evi hem de çiftliği aldı. As we have finished, we may go. Mademki işimiz bitti, gidebiliriz. ıt gets better as you go along. iş ilerledikçe daha iyi oluyor. Do as I do. Sen de benim yaptığımı yap. Expensive as it was, I bought it. Çok pahalı olduğu halde aldım. as is şimdiki durumuyla. I"II buy it as is. Olduğu gibi satın alırım.
turkey21:22:08
i. hindi, zool. Meleagris gallopavo; A.B.D., (argo) başarısız piyes. turkey buzzard hindi akbabası. turkey cock erkek hindi, baba hindi. turkey hen dişi hindi. turkey trot bir çeşit caz dansı. talk turkey dobra dobra konuşmak, yüzüne karşı söylemek.
whoever, whosoever21:20:51
zam. her kim.
DEMAND21:11:09
(f). talep etmek, istemek; emretmek, ısrar etmek, icbar etmek; sormak, zorla istemek; muhtaç olmak; (huk). mahkemeye celbetmek , bir hak talep etmek.
above21:11:07
(s). yukarıda olan; yukarıda zikredilmiş, daha önce gösterilmiş olan; semada olan, gökteki.
change21:10:56
(f). değiştirmek, tahvil etmek; aktarma yapmak (tren vb); para bozdurmak; para değiştirmek; yatak takımlarını değiştirmek; değişmek, değişikliğe uğramak; elbiselerini değışmek, üstünü değişmek. change color yüzü kızarmak; yüzü solmak.change front (ask). taarruz yönünü değiştirmek. change hands sahip değiştirmek.
alack21:10:54
ünlem, eski Ah, vah I alackaday ünlem Yazık, eyvah!.
man21:09:38
i. (çoğ. men) adam, erkek; erkek cinsi; insan; insan türü; erkek adam; uşak, erkek işçi; biri, bir kimse, şahıs, kişi; satranç veya dama taşı, pul the Man A.B.D., (argo) beyaz adam; yönetim, sistem. man about town tiyatro ve gece kulübüne sıkça giden adam. Man alive! Yahu! Be adam! man and boy hayatı boyunca. man and wife, man and woman kan koca. man Friday köle gibi sadık uşak (Robinson Crusoe"nun kölesi). man in the moon ayın içinde görüldüğü farzolunan hayalt adam . man in the street sokaktaki. adam man of letters edip, yazıcı. man of the house evin erkeği. man of the world halden anlayan adam. man"s estate erkeğin madde ten ve manen olgunlaşması, rüşt. man to man erkek erkeğe, samimi olarak, açıkça. as a man insan gözü ile, insanlık bakımından. as one man birlikte, uyuşarak. be one"s own man müstakil olmak, kendisini idare edebilmek. best man sağdıç. every man jack herkes, son ferde kadar. fellow man hemcins, insan .inner man insanın tinsel varlığı; mide, iştah. play the man erkekçe davranmak. to a man son ferde kadar, hepsi birden.
big20:33:32
s. büyük, iri, kocaman, cüsseli; gebe; büyümüş; mühim, etkili; yüksek ruhlu, a1i; yuksek (ses). Big Ben ingiliz parlamento binasındaki büyük saat ve çanı. Big Brother diktatör. big business büyük sermayeli ticaret. big game büyük av; ağır ve tehlikeli teşebbüs. big-hearted s. eli açık, mükrim. big shot, big wheel (argo) kodaman, ekabir. big tree Kaliforniya"da bulunan sekoya ağacı, bot. Sequoia Washingtoniana. big with gebe, yüklü. bigness i. büyüklük, kocamanlık.
macaroon20:24:30
i. acıbadem kurabiyesi.
stick20:17:11
i. tahta parçası, değnek, baston, çubuk sopa, ağaç, sırık, tahta; matb. tertip cetveli, kumpas; (argo) içeceğe katılan alkollü içki; k.dili. gemi direği; orkestra şefinin değneği; ask. zincirleme atılan bombalar; hav. manevra kolu, idare kolu. the sticks kereste elde edilen orman; k.dili. taşra get on the stick işe başlamak, işe koyulmak. hold a stick to karşılaştırmaya değmek. walking stick baston wrong end, short end veya dirty end of the stick işin kötü tarafı.
a19:23:50
(i). ingiliz alfabesinin ilk harfi; birinci kalite veya derece; (müz). la notası, la perdesi; A.B.D. en yüksek not.
penis19:06:29
i. (çoğ. -nises, -nes) erkeklik uzvu, tenasül aleti, kamış, penis, slang. yarak.
dementia18:27:41
(i)., (tıb). bir çeşit akıl hastalığı,şahsiyetin bölünmesi, had derecede bunaklık. dementia praecox erken bunama, demans prekos.
anchor18:12:25
(f), demirlemek, lenger atmak. anchorable (s). demirlenebilir. anchoringplace (i). demirleme yeri.
babism18:04:50
(i). Babilik.
sure18:04:24
s., z., (ünlem) muhakkak, şüphesiz; olumlu, müspet; kesin, kati; emin, sağlam, güvenilir; sabit, metin; nad. sıkı, sıkı bağlayan; z., k.dili. şüphesiz; (ünlem) tabii, elbette. sure enough muhakkak, sahiden. be sure dikkat etmek. for sure elbette, muhakkak, kati olarak. make sure temin etmek; tahkik etmek, soruşturmak; işin aslını anlamak. to be sure elbette, muhakkak. sure"ness katiyet, kesinlik; emin olma.
dabble17:59:33
(f). su serpmek, hafifçe Islatmak; amatör olarak bir sanat veya işle uğraşmak. dabbler (i). sathi çalışan kimse, eğlence kabilinden bir işle uğraşan kimse.